Sakarya Aydınlar Ocağı 33. Büyük Şuraya Katıldı

Aydınlar Ocakları’nın 33. Büyük Şurası; Harput Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde Elazığ Fırat Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi Salonu’nda gerçekleşti.

Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yrd. Doç. Dr. M. Kemal Cerrahoğlu’da hazır bulunduğu Şûra’nın açılışın törenine; Elazığ Valisi Muammer Erol, Fırat Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. A.Fevzi Bingöl, Elazığ Emniyet Müdürü Fahrettin Çoşkun, Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal, diğer Aydınlar Ocağı Başkanları ve üyeleri ile vatandaşlar ve öğrenciler katıldı. Elazığ Harput Aydınlar Ocağı Başkanı ev sahipliği ile gerçekleşen Aydınlar Ocakları’nın 33. Büyük Şurası; Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın açılış konuşmasıyla başladı. Fırat Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Orhan Kılıç’ın oturum başkanlığını yaptığı şurada; ‘’Doğu Anadolu’da Emperyalizmin Tuzakları” konulu panel düzenlendi. Panele; Fırat Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ahmet Buran, Prof. Dr. Erdal Açıkses ve Yrd. Doç. Dr. Davut Kılıç ta Doğu Anadolu’yla ilgili birer konuşma yaptı. Şura’ya ayrıca Sakarya’dan Sakarya Aydınlar Ocağı Sekreteri Doç. Dr. Vahit İmamoğlu, Yönetim Kurulu Üyesi İnşaat Mühendisi Cengiz Arslan, Üye Prof. Dr. Recai Çoşkun ve eşi Yrd. Doç. Dr. Sevda Yaşar Çoşkun'un katılacağını söyledi.

ÜÇ GÜNLÜK

Üç gün süren ve Akgün Otel konferans Salonu’nda devam eden şura çalışmalarında; “Küresel ekonomik krizin etkileri, terörü bitirme adına uygulamaya konulan ‘demokratik açılım’ Türkiye Cumhuriyet vatandaşlığı, Türkiyelilik kavramları, komşularımız, Türk Dünyası ile kültürel - siyasi ve ekonomik ilişkiler, Ermenistan-Türkiye ilişkileri, Karabağ’daki Rus-Ermeni işgali, Irak’taki Türkmenlerin durumu, ‘sınırları aşan sular’ konusu, izlenen yanlış tarım politikaları, eğitim ve kredi kartı problemleri” gibi konular tartışıldı. Çalışmalara; Prof. Dr. Mustafa Erkal, Prof. Dr. Fahrettin Göze,  Prof. Dr. Abdullah Korknaz, Doç. Dr. Cevdet Yılmaz, Prof. Dr. Recai Çoşkun, Prof. Dr. Hacı Turan, Dr. Sakin Öner, Doç. Dr. Kamil Kaya, Av. Özcan Pehlivanoğlu, Ecz. Fahri Yağlı, Hidayet Gümüşyol, Av. Namık Nas, Dr. Nefi Demirci, Ersin Bilmeç ve Veysel Bozdoğangil konuşmacı olarak katıldı.

SONUÇ BİLDİRİSİ

Aydınlar Ocakları 33. Büyük Şurası 30 Ekim–1 Kasım 2009 tarihleri arasında Harput Aydınlar Ocağımızın ev sahipliğinde 28 Ocağımızın katılımı ile gerçekleştirilmiştir.

33. Büyük Şuramız; küresel ekonomik krizin etkilerinin dünyada ve yurdumuzda devam ettiği, çok sayıda iş yerinin kapandığı, reel sektörün adeta cezalandırıldığı, işsizliğin hızla arttığı, büyüme hedeflerinin eksiye dönüştüğü, toprak bütünlüğümüz, üniter yapımız ve devlet şeklimizin tartışıldığı, milli hassasiyetlerimizin bastırılmaya ve yıpratılmaya çalışıldığı, Anayasamızın sürekli çiğnendiği, ülkemizin birlik ve bütünlüğünü tehlikeye sokan ve milli çıkarlarımıza ters düşen hatalı açılımların ve girişimlerin gündeme getirildiği karmaşık bir dönemde gerçekleştirilmiştir.

Aydınlar Ocağı, kurulduğu tarihten bu güne kadar yurt ve dünya meselelerini, aklın ve bilimin ışığında değerlendiren, Türk Milletinin menfaatlerini her türlü endişenin üstünde tutan, milli ve manevi değerlerine sahip çıkan, Türkiye’yi Türkiye yapan değerlere bağlı aydınların toplandığı, yerli ve milli, dıştan kumandalı ve destekli olmayan, partiler üstü bir sivil toplum kuruluşudur. Büyük Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene !” sözünde ifadesini bulan Milliyetçilik anlayışına yürekten bağlı olan Ocağımız, Cumhuriyetimizin 86. kuruluş yıldönümünde Ülkemizin, Devletimizin ve Milli Varlığımızın karşı karşıya bulunduğu tehlikelerden büyük rahatsızlık ve endişe duymaktadır.
Cumhuriyetimiz, çeşitli imkânsızlıklara rağmen büyük zorluklarla kazanılan Milli Mücadelenin tacıdır. Bu mücadeleyi kazanan başta Mustafa Kemal Atatürk ve silâh arkadaşları olmak üzere, Batılı işgalcileri ülkemizden atan ve mili bağımsızlığımızı sağlayan kahraman şehitlerimizi ve gazilerimizi, saygı, şükran ve rahmetle anıyoruz.

Seksen altı yıl sonra bugün, küreselleşme adı altında emperyalist güçlerin dünyaya yutturmaya çalıştıkları yenidünya düzeni, Türkiye’ye yeniden “Sevr” şartlarını dayatmaktadır. Milli Mücadele, bize yabancı olan etnik ayrımcılığın, milli kimliğimizin yerine geçirilmesi; yeni ve üstelik Müslüman azınlıklar yaratılarak egemenlik haklarımızın birilerine dağıtılması ve paylaşılması için yapılmadı. Etnik bilinci milletleşmenin önüne geçirmek ve etnik merkezli yaklaşımlarla ülkenin meselelerine çözüm aramak doğrudan doğruya bölücülüğe davetiye çıkarmaktır. Maalesef, bugün Türkiye’nin toprak bütünlüğü, devletin şekli ve üniter yapısı tartışmaya açılmakta; demokratikleşme adı altında “Çok uluslu, çok kültürlü, çok dilli” bir yapay devlet modeli kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Bu amaçla farklılıklar kutsallaştırılarak insanlarımızın birbirine ötekileştirilmesi, uzaklaştırılması ve kamplaştırılması için her şey yapılmaktadır.

Çok kültürlülük, dünyayı küresel egemen güçlerin ve çok uluslu şirketlerin çıkarlarına göre şekillendirmeye çalışanların “hedef devletler” üzerinde uyguladıkları bir projedir. Bu proje, insanları vatandaşlık ve milli topluma mensup olma bilincinden uzaklaştırmak, dolayısıyla fert ve sosyal grupları siyasi olarak tanımak hedefini gütmektedir. Hâlbuki milli kimliğin ve hâkim kültürün reddedildiği bir ülkede, farklılıklar zenginlik yaratamaz.

Diğer taraftan son yirmi beş yıldır hukuk devleti içinde mücadele ettiğimiz bölücü, ırkçı terörü sonlandırmak amacıyla “açılımlar” adı altında yanlış adımlar atılmaktadır. “Terörü bitirme” adına uygulamaya konulan “kürt açılımı” veya “demokratik açılım” politikası bölücü terör hareketini bitirmek bir tarafa, örgüt mensuplarını ve bölücülük üzerinden siyaset yapanları daha da cesaretlendirmiştir. Bu uygulamadan yararlanan ve Türkiye’ye teslim olmak için değil, talimatla “siyasi çözüm konusunda temaslarda bulunmak için” giriş yapan terör örgütü mensupları, bölücü örgüt ve yandaşları tarafından kahraman edasıyla törenlerle karşılanarak, devlete karşı bir “kalkışma” provası yapılmıştır.
Bu süreçte, terör örgütü ve yandaşlarının kin, nefret ve husumet içinde devlete adeta meydan okumalarına karşın; devlet görevlileri, onlara nezaret eden bir konuma düşürülmüş, terör örgütü mensuplarına uygulanan “imtiyazlı yargılama” ile “hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” ilkeleri çiğnenmiş, devletin onuru ve haysiyeti ayaklar altına alınmıştır. Böylece merkezinde terör örgütünün ve etnik bölücülüğün siyasallaşması ve hukuki zemin kazanması için sahnelenen senaryonun son aşamasına gelindiği mesajı verilmiş; bunun bir sonucu olarak bugün ülkemiz maalesef her zamankinden daha çok gerilim, çatışma ve kavga ortamı içine sürüklenmiştir. Bilinmelidir ki, daha fazla demokrasi tanıyarak terör örgütleri ile mücadele edilemez. Çünkü terör örgütlerinin amacı demokrasi değildir. Terörle mücadele edilir; müzakere edilmez. Dışarının yol haritaları esas alınarak halk, terör örgütü ile bütünleşmeye zorlanamaz.

33. Büyük Şuramızın ülkemizin şu anda karşı karşıya bulunduğu ana meseleler üzerindeki tespitleri ve teklifleri aşağıda belirtilmiştir:
1-) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin milli ve üniter yapısına yönelik haince oyunlar planlayan aktörler, her fırsatta “demokratikleşme” ve “sivilleşme” adı altında yeni bir Anayasa yapılmasını talep etmektedirler. Anayasa değişikliği, ülkenin gerçek ihtiyaçlarına ve milli çıkarlarına göre yapılır. Anayasada, eşitlik prensibinden vazgeçilemez, hiç kimseye imtiyaz tanınamaz.

2-) Kimlik ile ilgili tartışmalarda öne sürülen “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” ve “Türkiyelilik” kavramları isimsiz ve sıfatsız bir tanımdır. Hiçbir ciddi devlette ne milli kimlik; ne de üst kimlik olabilir. Bu şekildeki bir milli kimlik inkârı, bölücü-ırkçı terörden çok daha tehlikelidir.
3-) Hukuk devleti ilkesi korunmalı, hukuki işlemlerde hukukun üstünlüğü esas alınmalı ve evrensel hukuk kurallarına uyulmalı, hukuk siyasallaştırılmamalıdır.

4-) Komşularımız ve Türk Dünyası ile kültürel, siyasi ve ekonomik ilişkiler arttırılmalıdır. Özerk Türk bölgeleri ve Türk nüfusun bulunduğu ülkelerde soydaşlarımızın hakları, evrensel hukuka uygun olarak savunulmalıdır. TİKA ve benzeri kuruluşlar, hizmet yoğunluğunun önceliğini Türk Dünyasına çevirmeli, Türk Dünyası Bilimler Akademisi kurulmalıdır.


5-) Ermenistan-Türkiye ilişkilerinde tarihi temelleri olan olumsuzluklar çözülmeden tek taraflı bir adım atılmamalı, Karabağ’daki Rus-Ermeni işgali kalkmadan sınır kapısı açılmamalıdır. Kardeş Azerbaycan Devleti incitilmemeli, “tek millet, iki devlet” prensibi tahrip edilmemelidir.
6-) Kıbrıs’ta KKTC gerçeği siyasi ve kültürel bir varlık olarak korunmalı, egemenlik haklarına saygı gösterilmeli, “barışı zorlama” adına Güney Rum Kesimi ile birleştirilme oyunlarına gelinmemelidir. Türkiye’nin antlaşmalardan doğan haklarından vazgeçilmemelidir.
7-) Siyasal Kürtçülerin gerçek niyetleri doğru okunmalı, egemenliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü paylaşmaya dönük niyetler görülmelidir. “Kürt” ile “Kürtçü” ayırımı iyi yapılmalıdır. Yanlış uygulamalarla, biten terör örgütüne itibar kazandırılmamalıdır. Türk Silâhlı Kuvvetlerinin bu alanda yaptığı kararlı mücadele aynı kararlılıkla desteklenmeli ve terörün mali kaynakları kurutulmalıdır. Sorunun çözüm alanının Irak’ın kuzeyinde olduğu gerçeği unutulmamalıdır.
8-) Irak’ın toprak bütünlüğü savunulurken, sözde Kuzey Irak yönetimini tanımak ve Erbil’de konsolosluk açmak büyük bir yanılgı ve çelişkidir.  Irak’taki Türkmen gerçeği korunmalıdır. En kısa zamanda “Türkmen Açılımı”na ihtiyaç bulunmaktadır.
9-) “Sınırları aşan sular” konusunda ülke çıkarları esas alınmalı, komşu ülkelerle ilişkiler buna göre düzenlenmelidir.
10-) Günümüzde Türkiye’de küresel güçlerin oynadığı oyunların daha önce Balkanlar dediğimiz Avrupa Türkiye’sinde yaşandığı unutulmamalıdır.
11-) Ülkemizin ABD ve AB ile olan ilişkilerinde mütekabiliyet ve ülke çıkarları esas alınmalı, pazarlık gücümüzü arttırıcı kozlar kullanılmalıdır.
12-) Vatikan patentli diyalog faaliyetleri, müslümanı devşirme ve uysallaştırma amacını taşımaktadır. İslam en mütekâmil ve en son dindir; diğer dinlerle takviyeye ihtiyacı yoktur. Muhafazakârlıktan liberal çizgiye gelen bazı İslamcılar, bilerek veya bilmeyerek küresel güçlerin oyuncağı olmaktadırlar.
13-) Türk tarımını kendi başına bırakmak yerine üretimi ve kaliteyi arttırıcı destekler sağlanmalı, yanlış tohum politikası terk edilmeli, üretimdeki sınırlamalar kaldırılmalı, önümüzdeki yıllarda tarım alanlarında görülebilecek nüfus boşalmasını önleyici tedbirler alınmalıdır. Bunun da yolu, kişiyi bulunduğu yerde istihdam edebilmek, kendi kendini istihdamı destekleyebilmek ve gelir yaratıcı faaliyetleri teşvik etmektir.
14-) İzlenen yanlış tarım politikaları sonucunda, çiftçiler ihtiyaçlarını büyük ölçüde kredi kullanarak karşılamak zorunda bırakılmışlardır. Üretim maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle kredi borçlarını ödeyemeyen çiftçilerin bir kısmı, topraklarını bankalara devretmek zorunda kalmaktadırlar. Özellikle Trakya’da birçok çiftçinin toprağı Yunan Bankalarının eline geçmektedir. Bu konuda gereken önlemler bir an önce alınmalıdır.
15-) Bankaların kontrolsüz ve sınırsız kredi kartı dağıtımı, işsizlik ve ekonomik sıkıntı içinde bunalan halkımızın aşırı kredi borçlanmasına yol açmıştır. İntiharlara ve aile içi sorunlara sebep olan kredi kartı kullanımının kontrol altına alınmalı, mağdurları için iyileştirici yeni düzenlemelere gidilmelidir.
16-) Devletin, devlet baba anlayışını terk ederek, sosyal sorumluluklarından uzaklaşıp vatandaşına müşteri gözüyle bakma yanlışı düzeltilmelidir.
17-) Büyük alışveriş merkezleri ve marketler zincirinin yaygınlaşması, tüketimi körüklemekte, küçük esnaf ve sanatkârı yok etmektedir. Haksız rekabet yaratan bu durum gözden geçirilerek uygun bir düzenlemeye gidilmelidir.
18-) Türkiye, IMF ve Dünya Bankası desteği olmadan kendi ayakları üzerinde durabilecek güçtedir. Tekrar IMF’ye dönüş, ülkenin dış itibarını ve iddialarını zedeleyecektir. Ekonomi politikalarında dış ipotekler ortaya çıkaran ilişkilerden kaçınılmalıdır.
19-) Eğitimin her kademesinde millilik esas alınmalı, milli değerler ile evrensel değerler arasında köprü kurulmalıdır. Eğitim ve öğretim dilinin Türkçe olması, egemenlik haklarımızın bir gereğidir. Hiçbir şekilde bundan taviz verilmemelidir. Yabancı dille eğitim ve öğretim yerine; yabancı dil öğrenimine ağırlık verilmelidir. Tüketici insan yerine, dinamik, üretici ve bilgiyi ülkesi yararına kullanabilecek bilinçte insan yetiştirmek hedeflenmelidir. Yüksek Öğretimde eğitim sistemi ve müfredatın çağ dışı tek tipleştirilme gayretlerinden vazgeçilmelidir.
13 yıl önce
Yorumlar
[İlk yorum yapan siz olun]